Genel sanatçılar

Mehmet Güler

”Kapıkule’ nin Ardındaki Sanatçılarımız” dahilinde olan ”Yurtdışında Yaşayan Sanatçılarımız ” yazı dizisine Almanya’ da yaşayan ve sanatsal çalışmalarına dünya çapında devam eden Mehmet Güler ile devam ediyoruz.

Yazı dizisi öncesinde projede yer alan sanatçılarımızın eserlerinin korunması adına yasal uyarıya dikkat edilmesi önemle rica olunur.

Bu yazısı dizisinde kullanılmak üzere  Sanatçı Mehmet Güler tarafından belirtilen yazı ve görsellerin kullanımı, projemize  telif hakları kanunları kapsamında izin verilmiştir. Bu kapsamda yayınlanan  metin ve görsellerin  herhangi bir yayın organında  kullanımı  izin ve telif haklarına tabidir. 

Türkiye’ de telif hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (”FSEK”) korunmaktadır.

Mehmet Güler, Ara GÜLER kadrajından, 1986
Mehmet Güler’ in kaleminden…

Yalnız şunu baştan vurgulamayı yararlı görüyorum.

Almanya Türkiye’de sanıldığı gibi sanatçıların bol para kazandığı, başarıya rahat ve çabuk ulaşıldığı gibi bir yer değil ve de olmadı.

Tüm dünyadan sanatçılar zengin bir ülke diye bu ülkede şanslarını deniyorlar. Sadece benim yaşadığım 200 bin nüfuslu küçük bir şehirde akademi mezunu 300 kadar sanatçı var. Bunlardan yaşamını sanattan sürdüren 3 kişi. Herkes bir biçimde yan uğraşılarla geçimini temin ediyor. Almanya’da yapılan araştırmalarda sanattan yaşayan sanatçı oranı binde 5 gibi  değerlendiriliyor.

1980′ li yıllarda Almanya’ da Türk kökenli profil olarak aktifti.

Ben Gazi Eğitim Enstitüsü Resim Bölümü’nde asistanken bakanlığın açtığı ve Türkiye’den sanat dalında bir kişinin gönderildiği yarışma sınavını kazanarak 1974 yılı Ekim ayında bugün yaşadığım Kassel kentine geldim.

Burada mecbur olmadığım halde en iyi derece ile diploma yapıp 1976 yılında Türkiye’deki görevime döndüm. Ancak o yıllardaki politik durum nedeniyle bana çalışma olanağı verilmedi ve Alman Büyükelçisinin istek ve desteğiyle 1977 sonunda serbest sanatçı olarak yaşamak üzere tekrar Almanya Kassel kentine döndüm.

Burada öğretim görevlisi olarak çalışma olanağım da olduğu halde, tüm zamanımı sanatıma vermek için herhangi bir görev üstlenmedim.

Son yıllarda Türk kökenli sanatçı arkadaşların herhangi bir etkinliğini duymuyorum.

Ya da sağda solda bazı etkinlikler oluyorsa da adından söz edilecek, ses getiren bir etkinlik olmadığı için haberim olmuyor.

Mehmet Güler, Kassel, 2022

Instagram Mehmet Güler

Mehmet Güler Web sitesi

Dirk Schwarze’ ın Kaleminden Mehmet Güler

…Mehmet Güler’in biyografisini incelediğimizde, onun Almanya’ daki yaşamı boyunca farklı kültürler arasında bir köprü kurmaya çalıştığını, yapıtlarının özünü “kültürlerarası diyalog” oluşturduğunu ve yapıtlarıyla bunu gerçekleştirdiğini görüyoruz.

Tüm bu çalışmalarında çoğu kez temasının ağırlığını oluşturan “Diyalog” adete onun bir sembolü gibidir.

Bugün üç boyutlu olarak karşımıza çıkan bu çalışmalar Mehmet Gülerin; yağlıboya, gravür, ağaç baskı, karışık teknik, desen, resimlerinde var olan figürlerdir. Mehmet Güler’ in ifadesiyle bu figürler yıllardır tuval ve benzeri yüzeylerden kurtarılıp üç boyutlu figürler haline gelmeyi beklediler.

2001 yılındaki ağaçtan yaptığı bir kısmı iki, metrenin üstünde olan heykeller bunun ilk örnekleriydiler. Bugün bu figürler farklı,  paslanmaz çelik, Corten çelik malzemelerle üç boyutlu heykeller olarak tekrar karşımıza çıkıyorlar.

Bu çalışmalardan sonra  Mehmet Güler’in  boya çalışmalarından vazgeçeceği anlamı çıkmamalıdır.

Bunun en güzel örneği en son bitirdiği yağlıboya 200×300 cm. boyundaki resimdir. Bu çalışmayla da Mehmet Güler’in her zaman ifade ve yaratma eyleminin her defasında başarılı olduğuna tanık oluyoruz…

Dirk Schwarze, 23.10.2016 Kassel

Mehmet Güler, Kültürlerarası, 2022, tuval-akrilik, 100×120 cm.
Prof. Dr. Günter Zehnder ‘ in Kaleminden Mehmet Güler 

Mehmet Güler’in resimlerini ilk bakışta tanımak, ayırt etmek hiç de zor değildir. Karıştırılamazlar. Güler’in elyazısı-kişiliği resimlerinde açıkça görülebilir. Resimlerinde yıllar içinde ortaya koyduğu dil, tüm diğer büyük sanatçılarda olduğu gibi, içeriksel, şekilsel ve süreçsel değişimler geçirmiştir. Fakat tüm bu değişimlerle birlikte resimleri temel rengini ve üslubunu korumuştur. Yıllar boyu ağaç baskılarından yağlı boya resimlerine kadar kendine özgü tarzı ve çizgisi bir bütün arz etmektedir. Sanatı içerikten yoksun değil, tersine fikir yüklüdür. Düşünsel anlayışa hitap ettiği gibi doğrudan duygu ve hissiyata da yönelmektedir. Bu açıdan bakıldığında en son eserleri merak uyandıran imgeler içermektedirler. Seyircileri resmin en ince detaylarına varıncaya kadar yoğun ve konsantre bir okumaya zorlar. Bu ressamın resim dünyası kendine özgü yasaları olan bireysel ve her türlü bağlardan kurtulmuş kendi özgün vurgusunu içeren bir evrendir. Kim bu dünyanın içine girmeyi kabul ederse, diyebiliriz ki,  kendini varoluşsal ifadelerin ve renklerin hücumuna maruz bırakır. Bu hal seyircilerin içine işler ve ressamın diğer eserlerini incelerken temel bir hareket noktası oluşturur. Tamamen özgün ve aynı zamanda her zaman otantiktir. Onun karakterinden, yaşam öyküsünden ve sanatsal yeteneklerinden süzülerek ortaya çıkmıştır. Bu aynı zamanda yıllar içinde gelişip oluşan biçim ve renk süreçleri ile ayrılmaz şekilde içiçe girmiştir. Kendine özgü yasalara sahip olması tesadüf değil aksine tecrübe ve sanıların bitmez tükenmez bir çatışmasının sonucudur. Mehmet Güler örneğin “Traumbaum” ya da “Blau geniessen” gibi konuları ele alan resimlerinde gerçek ile görüntü, görmek ile fark etmek, algı ile yansıma arasındaki titreşimleri çok hassas bir şekilde yansıtmıştır. Şimdiye kadar ortaya koyduğu eserlerinde dünya tecrübesi ve edinilen izlenimler, birikimi karşıtlığı kadar evrensel bir geçerlilik formülasyonuna karşın özsel bir duruş da ifadesini bulmaktadır…

Coşkulu renk kullanımı dengeli bir kompozisyonda uyumlu bir birliktelikte buluşur. Dikkatli bir dinleme ve entelektüel gerekçelendirme resimlerinde çok yönlü kültürlerarası tecrübesini yansıtır. Köyden dünyaya ve sadelikten yüksek kültüre doğru kat ettiği yol, vatanın kaybedilmesi ama aynı zamanda dünyevileşme kazanımı anlamına gelmektedir. Günümüze kadar sanatsal ifadesinde yerini koruyanlar insanlara, renklere ve vatanına ilişkin izlenimleri barındıran kadim resimleridir…

Mehmet Gülerin resimlerinde konular ve içerikler şekil ile ahenkli bir bütünlük arz eder. Geçmiş, an ve gelecek anlamlı bir iç içelik oluşturmaktadır. Estetik ve ahlak şekilsel bir ön plan ile düşünsel bir incelik gibi birbiriyle temas halindedirler. Mehmet Güler’in resimlerinin bir göstergesi de duygu ile aklın, vizyon ile çözümlemenin dengesidir. Yaşanılan ile düşünülen bugün ile yarının birbirini takip etmesi gibi ortak bir zemin oluşturmaktadırlar. Bundan dolayı onun eserleri zaman üstü bir özellik taşır ve gerek bilişsel ve gerekse duyuşsal algılamaya açıktır. Bu tür bir ressamlık her türlü rutinden, fanatizmden, ideolojiden ve propagandadan bağımsızdır. Tam anlamıyla özgür bir sanattır…

Resimleri ve grafikleri, az kelimelerle büyük eserler yazan, estetik bir yazı karakterine sahiptir. Konunun iç zorunluluğu karşısında ifadenin sınırsız özgürlüğü durmaktadır. ..

Mehmet Güler’in arayış içindeki eserleri programatik boyamalardan çok farklıdır. Onun eserleri daha ziyade tekrarı olmayan, konuları derinlemesine ve sınırları zorlayan bir tarzda irdeleyen araştırma süreci niteliğindedir. Bu süreç asla nihayete ermez. Aksine sürekli yeni keşifler yapar. Böylece süreç ve ürün, beklenmedik sonuçları beraberinde getiren, karşılıklı dinamik bir etkileşim içerisindedirler. Örnek olarak doğu – batı ilişkisini ele alan son dönem eserleri ya da Türk – Alman şiirleri gösterilebilir. Heine, Rilke ya da Goethe düşünceler, satırlar ve renkler içiçe girerek farklı dillerden oluşan bir resim dünyası sunarlar. Bazen bir destan, bazen bir şiir, bazen düşünce derinliği, bazen duyguların enginliği şeklinde yaşanmaktadır. Metinler sırlı bir şekilde uygulanan renkler sayesinde genellikle okunabilir ama asıl önemli olan bu değildir. Önemli olan onların saf varlıklarıdır.

Renk arzusuyla dolu resimlerden anlaşılacağı gibi konu ve kelime anlamı ressamı tutku ile sararlar. Şiirlerin metni resim içinde desen – kaligrafik bir işlev kazanır. Sanatçı metnin tam okunmasını da istemez.  Yer yer üstü boyayla kapanan metnin yorumunu izleyiciye bırakır. Boyama süreci onu tamamen esir eder. O tutkudur, tuvalin üzerinde rengi patlama noktasına getiren. Bu manada özellikle en etkili eserlerinden biri 2011 yılında büyük formatta ortaya koyduğu ve Goethe’nin ( Batı-Doğu Divanından alınan: “Wer sich selbst und andere kennt, wird auch hier erkennen: Orient und Okzident sind nicht mehr zu trennen” “Kim kendini ve başkasını tanırsa, anlayacak ki: Doğu ve Batı artık ayrılamaz” “Wer sich selbst und andere kent”. “Kim kendini ve başkasını tanırsa” adlı eserinde Mehmet Güler kültürlerarası bir gezgin olarak özgür eseri ile karşılıklı saygı, çaba ve gelişime yönelik kendi algı, düşünce ve duygularını ifade etmektedir.

Bu tür eserlerde mizaç ve tefekkür sınırsız bir şekilde içiçe geçer. Bunlar ressamın kendisini en otantik şekliyle gösteren resimlerdir.

Mehmet Güler, parıltı, mistik, indirgeme, renk cümbüşleri, kuralsız ve gestural boyamalar, renklere karşı doyumsuz bir arzu, ışık ve hafiflikle kendi resimleşen vizyonunun gücü ve özüne; “insanlar ve inançlar, kıtalar ve gelenekler” bizi ortak etmeyi sağlar. Onun ressamlığı / resimleri koşulsuz ve çarpıcıdır…

Prof. Dr. Günter Zehnder, Emekli Bon Eyalet Müze Müdürü

Mehmet Güler, Deniz Sesinde, (H.Heine) 2020, tuval-yağlıboya, 200×250 cm
Mehmet Güler, Rilke ve Ben, 2020, tuval-yağlıboya, 120×140 cm.
Mehmet Güler, Günün Tadı, 2018, tuval-yağlıboya, 100×150 cm.
Mehmet Güler, Goethe ve Ben, 2015, tuval-yağlıboya, 150×200 cm.
Mehmet Güler, Sıcak, 2006, tuval-yağlıboya, 150x210cm
Mehmet Güler, atölyeden
Mehmet Güler, Atölyede, 2019
Mehmet Güler
Feridun Andaç’ ın Kaleminden Mehmet Güler
IŞIĞIN ÖTESİNE GEÇMEK

*

Bir izin ardından gitmek… Ama bakmak önce… Bakışlarınızı soldurana dek bakmak…

O duyguyu yakalayabilmek için içinizde kıpırtısını hissettiklerinizi bir yerlere yansıtmanız gerekli.

I./ Yol

Aşılmaz gibi görünenlerin engeline doğru çıkılan bir yolculuk… Üstelik yoksunluklarla çevrelenmiş bir dünyanın ötesine geçmenin derdini dert edinmek…

Başka çıkar yolu yoktur bakan gözün. Çünkü, kendini, ötede duran seslere/renklere götürecek yolu seçmenin uğrağına hazırlamıştır.

II./Düşler

Savaşın getirdiği bir yoksulluk çağı… Dağın ötesinde, kendi halinde bir yerden, ilk ateşe kavuşan biri olmanın sevincine düşen çocuk; “Ben de onun gibi olabilirim”in düşlerine yatıyor.

III./Gitmek

Başka yerlerin getirebileceği bir bakışa hazırlıyor kendini. Seyrine kapılıyor o bakışların.

Kimdir çağsayıcı zamanın elinden tutan? Oraya gitmek istiyor. Işığa, daha yakınına getirmek istediği güneşe dönüyor yüzünü.

IV./Bozkır

Yakıcı, kavurucu, öldürücü ve sağaltıcı olan ne? En çok bunu düşünmüştü. Gitmenin kurtulmak değil, dönmek, yaşamak olduğunu öğrenmişti sonra.

Bozkır anlatmıştı bunu ona.

V./Yüzleşmek

Aslında daha çok zaman vardı, buna… Gözlerindeki yer, varmak istediği yerdi.

Gitti oraya. Aştı engelleri… Yeni yer edinmek istiyordu kendine. Yol almak, hayatla, kendisiyle yüzleşmek için.

VI./Görmenin Dili

İlk adımla yüksünmeden geçti ilk engelini hayatın. Başka yerlerin, başka seslerin dili çağırıyordu onu. Oysa o, görmenin dilini öğrenmek istiyordu.

Zamansızlığa inanmıştı. Durdurmuştu kronometresini büyük saatin. Hayatı, yalnızca hayatı tanımak istiyordu… Yetinmenin yolu yoktu aşmalıydı bunu da.

VII./ Kavuşma

Aşınmaya karşıydı zaman. Bunun büyüsünü yakalamak gerekti. Avuçlarında ışığın taşıyıcısı kesilmek yani.

Bütün kapılardan geçmek istiyordu. Güçlüklerle aşılanlar, getirdikleriyle kavuşma çağını başlatıyordu onda.

Yılmadan, yüksünmeden sürdürmek istiyordu bu yolculuğunu.

VIII./ Duyumsanan

Kapılmıştı büyüsüne çizgilerin, renklerin… Bağlanmanın adını koymak için evecendi. Sığmıyordu kabına… Sınırları aşmak, geçişler barınağında kendi dilinde konuşmak istiyordu. Elleri, gözleriyle dokunduğu her nesneyi yeni bir duyumsayışla algılıyor, biçim veriyordu.

IX./ Buluşma

Biçimden biçeme gitmenin, doğadan seçtiği renklerle duyumsadıklarını buluşturmanın menziline dönmüştü yüzünü.

Geçtiği yolların, gelecekteki düşlerine onu çok daha yakın kıldığını biliyordu.

Üzerine üzerine giderken hayatın, yeniden kuruyordu her gününü…

Başlamak bitirmekten öte bir yoldu onun için. Kendi dilince konuşmayı seçmek zamanı gelmişti artık.

X./ Geçişler, Durulmalar

Çocukluğunun yurduna dönüyordu sıklıkla… Gelip tuvalini biçimleyen desenler, birbirine ağışan renkler düşlerinin atlasından geçerek anlamını buluyordu.

Doğanın dilini burada yeniden kuruyordu Mehmet Güler.

Işığın yansımalarından geçen bakışının iz düşürdüğü nesneler kendince renklerin alaşımı olup çıkıyordu bir bir.

Açtığı renk alanları yeniden yeniden size zamanın sarkacından söz ediyordu.

XI./ Bağlanılan Söz

Arayışına çıktığı yerlerin getirdiği izler/sesler/sözler ondaki bağlanma duygusunu belirgince öne çıkarıyordu.

Renklerle aldığı yolun öyküsüne dönmesi, bunu yazıda biçimlemesi yaşadıklarından yansıyanları paylaşma istemi midir salt!

Sanmıyorum!

XII./ Deneyimin Aktarılması

Bugün, Mehmet Güler, çıkıp geldiği yerden bir kez de sözcükler aracılığıyla geçmiş(in)e dönüyor.

Anlattığı öyküde sanatın izdüşümsel yolculuğu var aslında.

İvmesini aldığı yerin biçimlediği, rengini, dokusunun verdiği bir “coğrafya”yı getiriyor karşımıza.

İçsel yolculuğunun onu götürüp gezindirdiği yerlerden/mekânlardan/insanlardan söz ediyor.

Bir zaman sonra onda yaşam/sanat deneyimine dönüşecek olanlarla bizi buluşturması ise anlamlı elbette.

Zamana bağlanan sözde onun renklerde biçim alan öyküsünü buluruz.

Ressamın yolunda yazının da kaçınılmaz biçimde neden gerekli olduğunu bir kez daha hatırlatıyor bizlere, Güler.

Onun başlama noktasında çizgi vardı. Işığa doğru giderken renkleri kuşandı. Geçilemezi geçip, aşılamazları kendi ivmesi kıldı.

Yoluna yön ararken insandan insana, insandan doğaya gitmenin renklerini kuşandı.

Mehmet Güler’in öyküsünde o buluşmaların derin anlamı vardır.

Başkasının okuyacağı bir öyküyü yazmak… Hem de kendinden yola çıkarak sanatın zahmetli yolundan  söz etmek… Kendi ışığının başka yerlere yansımasını istemektir bir bakıma.

Güneşte Geçmiş’ i bir de bu açıdan okumanızı dilerim.

Feridun Andaç, Kasım 2005

Mehmet Güler, Genuss derm Zeit, 2022, Öl auf Leinwand, 70×140 cm.
Kaya Özsezgin’ in Kaleminden Mehmet Güler, Aydınlık Gazetesi, 2011
Soyutçu figür illüzyonu

Mehmet Güler, 1977′ den bu yana Almanya’ nın Kassel kentinde serbest sanatçı olarak çalışıyor. Yurt dışında böyle bir kimlik altında yaşamını sürdürmek ve çevre edinmek, bir takım koşulların oluşumunu gerektirir kuşkusuz. Her sanatçı için farklı anlamlar için koşullar, Mehmet Güler açısından sanatı belli bir eksen çevresinde geliştirmenin temel amaç olduğu oluşumları düşündürür. Bu ekseni müdür kaynaklı olarak yorumlamak. Yaşamın ve insan ilişkilerinin özüne inerek buradan hareket ettikten ve deneyimlerine ait elektrik duruyor mu elde etmek, onun 1970 öncesinden bugüne uzanan bütün çalışmaları için geçerli olabilir. Doğup büyüdüğü Anadolu yöresinden edindiği izlenimler bir dönemlerinde özelliği taşıyan renk gravürleri ne yazmış olan bir anlayışın belli bir çizgiye taşımış, daha sonra boya resimleri ile sürecek olan daha evrensel nitelikli bir yorumu aracılık yapmıştır. Adına, ”Bir yaşam deneyimine dayalı izlenimler” diyebileceğimiz birikimin böyle bir aşamaya noktalanmış olması şaşırtıcı değil. Mehmet Güler’ de sanat üretimi, kişisel bakış ve deneyimlerin bütünlüğünden uzak bir kategori üzerine oturmaz, aksine bunların görsel bir amaç doğrultusunda yetkin bir düzeye getirilmesini amaçlayan bütün deneyimleri kapsar. Figür gruplarını konu alan resimlerinin, insani diyaloğun önemine işaret etmesi bundandır.

Boyanın öncelikli işlevi

İlginç bir sanatçı otobiyografisi olan ” Güneşte Geçmiş” te( Dünya Kitap, 2005) anlattığı olayla dizisi, zamanın akışı içinde yaşadıklarının dökümü olduğu kadar, resmini bir yerlerden karışan gözlemlerin de ayrıntılarını içeriyordu. Bunlar uçup giden gözlemler değil bir gün özellikle insan ilişkilerde yönlendiren beklenti ve özlemlerin ileride rengi ve kompozisyona dönüşecek olan ham malzemeleridir. Öğrencilik yıllarında hocasına yönelttiği ilk soru, resimlerin nasıl yapıldığı ile ilgili olmuştu. Bu soru, ” Neden?’ ve ” Niçin ” sorularını biçimlendirecek eğilim arayışları içinde Işık yakıcı bir unsur olma unsurunu beraberinde getiriyordu. resmin nasıl yapıldığı, nasıl olması gerektiği konusundaki arayışlara kapı açıyordu kuşkusuz. Resim, ancak bu süregelen sorulara yanıt oluşturan arayışlar çerçevesinde belirip ortaya çıkabilirdi.

Nitekim öyle oldu; özellikle son birkaç yıl içinde düzenli biçimde Türkiye’ ye getirip sergilediği işlerinde açıklıkla kendisini gösteren olgu, boyanın öncelikli işlevidir. Eski gravürlerinde özgün baskıresmin olanakları çerçevesinde açığa çıkmış olan bu eğilim, pentüre vurgu yapacak yönde yeni bir anlam kazanmış oldu böylece. Şimdi TEM Sanat Galerisi’ nde sergilenmekte olduğu resimleri, boyasal etkinliği öne çıkaran bu anlayışın artık olgunlaşma düzeyine çıkmış örnekleridir. Özellikle kırmızı rengi başat( dominan) bir etki yarattığı, mavi ve sarının bu etkiyi dengelediği kompozisyonlarda, nötr bir renk olan beyaz, bu renkler arasındaki geçişimi ve bağlantıyı sağlamakta, insan bedenine özgü yapısallık, böylece soyut bir estetikle yeni bir dengeye kavuşmaktadır.  Beyazın kullanımı, Mehmet Güler’ de çok özel bir teknikle ele alındığı için bir başka sanatçıda rastlanabilecek boyutların ötesinde çekici bir üslup karakterine vurgu yapabiliyor. Bu kullanım, fırçanın tuval yüzeyinde oluşturduğu geniş renk bantlarını hafifletmekte, esnek kıvrımlar eşliğinde üçüncü boyut izlenimini canlı tutabilmektedir. Arka plandan öne doğru devinen ve patlayıp dağılan renkler, resimdeki hareket unsurunu pekiştirdiği için yüzeye bağlı soyutçuluğa engel olabilmektedir böylece.

Sanatçının sorumluluk bilinci

Plotinoscu estetikten yola çıkarak sanat yapıtını ” kavramlanabilir ” olanın imgesi olarak kabul edersek, Mehmet Güler’ in resimlerinde tanık oldum gidiyor kaynaklı yorumu algılanabilirliğini bu bağlamda değerlendirebiliriz. Sanatçı, renksel kıvamı belli bir dozda tutarak figür çağrışımı yaratmayı amaçladığı resimlerinde bu çağrışımı abartmıyor, aksine gizlemeye çalışıyor. Soyutu disiplinden fedakarlık Yapmadığın bir kanıtı olarak da görülebilir bu tutum. Boyasal uygulamanın içinde yer yer seçilebilen yazısal ( kaligrafik) ayrıntılarda bu tutumlu destekler nitelikte. Avrupa ülkelerinin bugünkü gibi Kapı komşusu olmadığı bir dönemde Almanya’da çalışmayı seçmekle, bir şans arayışına girmişti Mehmet Güler. Ama çalışmalarını orada sergilemekle yetinmek gibi bugün artık geçerliliğini hepten getirmiş bir sanatçı eyleminden yana görünmedi. Son yıllarda Türkiye’de sıklaştırdığı sergileri, onu sanatçı etkinliği açısından üstlendiği sorumluluk bilinci hakkında yeterli bilgi verebiliyor. Bu bağlamda erken dönem resimlerine esin kaynaklığı yapmış olan temalardan kalkarak geliştirdiği sanat yolculuğunun, aslında bir dönüşüm mantığı üzerine kurulu olduğu gerçeğinin olmaktadır.

Kaya Özsezgin, Aydınlık Gazetesi, Sanat Notları Köşesi, 17 Ekim 2011

Mehmet Güler ile Gerçekleştirilen Röportajlar

MEHMET GÜLER’ e Sorular I
Almanya’ya geliş nedeniniz nedir? Türkiye’den daha mı iyi bir ortam var burada?
Almanya’ya ya ilk kez, 1966 yılında motosikletle turist olarak gelmemi saymazsak, şimdiki
Ankara Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde öğretim görevlisi iken, Milli Eğitim
Bakanlığının açtığı bir sınavı kazanarak ihtisas yapmak amacıyla 1974 yılında geldim.
Almanya’daki öğrenimim sonunda Kassel Güzel Sanatlaar Akademisinde “Auszeichnung”
En iyi derece ile diploma yaparak tekrar severek Türkiye’deki görevime döndüm. Ancak
yıllardaki politik ortamda, o günün yöneticileri kendi ideolojilerine hizmet edecek kişilerle
kadroları doldurulduğundan bana çalışma olanağı verilmedi. Bir yıl kadromun çıkarılması için
verdiğim uğraş olumsuzlukla sonuçlanınca hayatımı serbest sanatçı olarak sürdürmek için
tekrar Almanya’ya döndüm.
Burada Türkiye’den daha iyi bir ortam olup olmadığı yorum ve değerlendirmeye bağlı; Her
ortamın olumlu ve olumsuz yanlarının olduğu tartışılmaz. Almanya’nın bir sanatçı için
olumlu yanları; çok renkli bir kültür ortamına sahip olması, sanatçıya dış dünyaya daha kolay
açılma olanağı vermesidir. Ama bu durum, burada yaşayan her sanatçının doğal olarak
yararlanabildiği hazır bir nimet olarak da algılanmamalıdır.

Türkiye’de sanatınızın bulduğu ilgiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu soruyu sadece Türkiye ile sınırlamak doğru olmaz. Bir yapıtın ilgi görmesi veya
görmemesi onun düzeyi ile ilgilidir. Yapıt özgün ise her yerde ilgi göreceği gibi Türkiye’de
de ilgi görecektir.

Sizi ressamlığa hangi güç çekti?
İnsanlar, daha doğrusu bir çocuk veya genç, sanata neden ilgi duyar ve onu hayatının uğraşısı,
mesleği olarak seçer. Bu kararda çeşitli etkenler arasında bence en önemlisi iç dürtüdür.
Bunun dışında gördüğü bir sanatçıdan ya da yapıttan etkilenmedeen tutun da, çevre ve ailenin
etkilerine varıncaya kadar bir çok etken sayılabilir.
Ben daha ilkokul yaşımda ve daha suluboyanın dahi bilinmediği Anadolu’ nun ücra bir
köyündeyken resme ilgi duymuş ve kendi olanaklarımla, daha doğrusu olanaksızlıklar içinde
bir şeyler yapmaya uğraşmıştım. Daha sonraları girdiğim her okulda kendime bir ileri hedef
belirleyerek bu güne geldim. Sonuçta benim sanata olan ilgimi bir iç dürtü sonucu olarak
açıklayabilirim.

Türk kökeninizin resminize ne gibi etkileri oluyor?
Sanatın dili evrenseldir. Aslında sanatçını yaratma eyleminde milliyeti belirleyici bir faktör
olmamalıdır. Ancak sanatçının anlatım dilinde doğup büyüdüğü ortamın etkisinin olmayacağı
da söylenemez. Özellikle benim gibi, hayatının ilk otuz yılını doğduğu ülkesinde geçirmiş
bir sanatçının anlatım ve yorum dilinde, kendi ülkesinin kültürünün izlerinin olması da çok
doğaldır. Bu izler nelerdir; seksenli yılların ortasına kadar, figüratif olan resimlerimdeki
elementler kendi ülkemin ortam ve kültüründen geliyordu. Bugün figürle birlikte daha çok
soyut bir dil kullandığım resimlerimde de bu elementler yine var, ancak daha evrensel ve
ayrıca renkçiliğimi de buna sayabiliriz.

Bugüne kadar başta Almanya olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde 201 kişisel sergi
açmış, sayısız karma sergiler, bienaller, fuarlara katılmış bir sanatçısınız.. Başlangıçta,
resim uğraşınızın sizi bu noktalara getireceğini tahmin ediyor muydunuz?
Sanat uğraşısı, sanatçı yaşamı ilerisi görünmeyen karanlık ve engellerle dolu bir yolda
ilerlemeye benzer. Hiç bir sanatçı ilerisini görebilme yetisi ve ayrıcalığına sahip değildir
Ancak sanatçı sanatına ve tuttuğu yolun doğruluğuna inanıp yalpalamadan çalışmalarını
sürdürmelidir. Başarının tek koşulu kendine güvenmek ve çıkar düşünceleriyle kişiliğinden

ödün vermeden kendini yenilemek ve aşmaktır. Şunu da belirtmekte yarar var: Başarı için
sadece çalışmak ta yeterli olmayabilir; sanatçının kişiliği ve yeteneği de unutulmamalıdır.
Ben bugünkü geldiğim noktayı doğal olarak baştan tahmin edememekle beraber, kendime ve
geleceğe olan güvenim hiç bir zaman sarsılmadı ve çalışmalarımı bu inanç ve güçle
sürdürdüm ve sürdürüyorum.

Sizin için sanatınızdaki dönüm noktası nedir? Sizi derinden etkileyen belli bir olay var mı?
Sanatımda önemli dönüm noktaları ve kopukluklar olmadı. On iki yaşımdan beri bilinçli
olarak çalışmalarımı sürdürdüğümü söyleyebilirim. Hep kendim olmayı, başkalarına
özenmemeyi, inandığım şeylerden ödün vermemeyi, kendimi aşmayı ve yenilemeyi ilke
edindim. Beni derinden etkileyen belli bir olaydan söz edemem. Her zaman beni etkileyen ve
mutlu eden şey, bir yapıtımın başarıyla sonuçlanmasıdır.

Sanatınızda genellikle insanları ve doğayı tematize ediyorsunuz. Sizin için insanlar ve doğa
ne ifade ediyor?
Yaşamda insan ve doğadan daha önemli ne olabilir? Yapıtlarımda insanların ve farklı
kültürlerin karşılaşmasını, kültür etkilemesini, etkilenmesini, kültür şokunu irdeliyorum. Bu
durum beni hem sanatçı, hem de insan olarak ilgilendiriyor. İlgimi çekmeyen bir şeyi nasıl
araştırır ve yorumlayabilirim?

Sanatınızda hedef aldığınız belli bir kitle var mı? Yoksa sizi resim yapmaya iten sadece
kendi mutluluğunuz ve resim yapmaktan aldığınız haz mı?
Sanatımı kendim için yapıyorum. Sanatçının yapıtından önce kendisinin haz alması ve
yapıtıyla bir yorum getirmesi gerekir. Bu sanatçının kişiliğini oluşturur. Sanatçının el yazısı da
diyebiliriz. Bu sanatçının yapıtını yoğururken hamuruna kattığı kültür yoğunluğu ile de doğru
orantılıdır. Böyle olunca sanatçının işlevi toplumu kendi düzeyine çekmek olacaktır ve
olmalıdır da. Yoksa bazı çevre ve kişilerin hoşuna gitmek ve onlara beğendirmek için onların
seviyesine inmek değil.

Son dönemde almış olduğunuz ödüllerden bahseder misiniz?
Yapıtlarım Türkiye, İtalya ve Almanya’da olmak üzere bu yıla kadar 16 ödülle değerlendirildi.
Bu yıl Türkiye-Avrupa Eğitim ve Bilişsel Araştırmalar Vakfı Sanat Ödülü ve Köln
Transkulturelle Vernetzung tarafından Sanat Başarı Ödülü ile çalışmalarım onure edildi.
2014 yılında 70. yaşım onuruna Kassel kenti kültür müdürlüğünce “Altın Roset Onur
Nişanı’yla” onurlandırıldım.
2019 yılında 75. yaşım onuruna Kassel’de sadece her 5 yılda bir documenta sergilerine
verilen 3000 m2 sergileme mekanı ilk kez kişisel bir sergi için bana verildi.
Açılışını Berlin’den Yeşiller Partisi Federal Meclis Başkan yardımcısı Claudia Roth, Kassel
Kültür Müdürü Frau Dr. Susanna Völker, Bonn’dan Prof. Dr. Günter Frank Zehnder’in
yaptığı açılışa 635 kişi katıldı.
2005 yılında İstanbul Dünya yayınlarında çıkan “Güneşte Geçmiş” adlı otobiyografi
kitabımın Almancası 2019 yılında VERLAG AU DEM RUFFEL yayınevinde 363 sayfa ciltli
olarak çıktı.
Pandemi öncesi Viyana, Venedik, Münih gibi önemli müze ve mekanlarda planlanan
sergilerim maalesef corona nedeniyle iptal edildi.

Mehmet Güler ile Sanata ve Sanatçıya Dair
Sanat eleştirmeni Dirk Schwarze tarafından hazırlanan ve Berlin Siebenhaar
Yayınevinde çıkan “ İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI SONRASI ÇAĞDAŞ
SANATIN ”ABC’ Sİ” adlı kitapta tüm dünyadan yüz sanatçı içinde bir de
Türk sanatçımız var: Mehmet Güler.
Yaklaşık 40 yıldır Almanya Kassel kentinde yaşayan ressam Mehmet Güler
ile sanatın ve sanatçının farklı hallerinden konuştuk.

Röportaj: Ressam Mehmet Güler

İlk önce resme nasıl ve ne zaman başladığınızı anlatır mısınız Mehmet Bey? Yeteneğinizi kim keşfetti mesela?

Yetenek keşfetme ilk çocukluğumda söz konusu değildi. Ben Malatya’nın Doğanşehir Söğüt köyünde 1944’de doğdum. O yıllarda köyde ilkokul bile yoktu. Örneğin babam okuma yazmayı askerde öğrenmiş. Dolayısıyla resimden ya da sanattan söz bile edilemezdi. Ben bizim köye yapılan ilkokulun ilk mezunlarından biriyim. Köyden okumak için çıkanlardan da ilk insan ben olmuştum.

Çocukken köyde içgüdüsel olarak devamlı birşeyler çiziyordum. Sonra 50’li yıllarda ilkokul kitaplarında gördüğüm resimler beni çok etkiledi. Saman kağıda basılmış, basitçe renklendirilmiş kaliteli olmayan o renkli resimler beni büyülüyordu. Bunların nasıl yapıldığını sorduğumda, ilkokul öğretmenim İlyas Yıldız suluboya ve suluboya fırçasını anlatmıştı. Renk pigmentlerinden (toz boya) suluboyanın nasıl hazırlandığını ve fırçayla kağıda boyandığını anlattı. “Fırça” kelimesi bende bizim evdeki elbise fırçasını çağrışım yaptı ve bununla nasıl resim yapılacağını kavrayamadığım için öğretmene sorduğumda gülerek fırçanın nasıl olduğunu, kara tahtaya çizerek bölümlerini de okla göstererek yanlarına yazdı: Sap ağaçtan ve kılları tutan metal kısmı. Ben de aynısını defterime çizdim. Çünkü böyle bir malzemeye sahip olmak ve renkli resim yapmak istiyordum. O zamana kadar hep kurşun kalem ve kömür ile resim  çizmiştim.

Dedem ticaretle uğraşıyordu ve belli zamanlarda Malatya veya Gaziantep’e mal almaya giderdi. Eve gelince dedeme şehirden bir suluboya takımı aldırtmak istedim ama o sıralarda mal almaya gitmeyeceğini söyledi. Ben ise bir an önce renkli resim yapabilmek için suluboya ve fırçaya sahip olmak istiyordum. Çaresiz malzemelerimi kendim yapmaya karar verdim.

O zamanlar bizim köyde yün boyamak için toz boya kullanılırdı. O boyayı da komşu köyde birisi satıyordu. Okul çıkışı komşu köye gidip her renkden ellişer gram toz boya aldım. Bu toz boyaları çay fincanlarında eritip hamur haline getirdim. Sıra fırçamı yapmaya gelmişti. Onu sorun olarak görmemiştim. Sapını ağaçtan düzdüm. Metal kısmını tenekeden kesip hazırladım. Sıra kıl kısmına gedi. Öğretmen bunun hangi kıldan olduğunu söylememişti. Bana keçi kılı uygun geldiği için fırçayı keçi kılından hazırladım. Heyecanlıydım.

Sıra renkli boyamaya gelmişti. Fırçamı suya soktuğumda ucu eğilip çengel gibi oldu. Rahat boyayamıyordum. Sonunda resmi mevcut boyalarımla boyayıp kurumaya bıraktım. Boyaları guaş boya gibi biraz kalın sürmüştüm. Kuruduktan sonra elime aldığımda boyaların kağıda yapışmayıp döküldüğünü gördüğümde başarısızlığıma üzülmüştüm. Bu sorunu çözümlelemem gerekiyordu.

(2)

Bizim çevrede kayısı ağaçları vardır ve gövdelerinden yapışkan bir sıvı çıkarırlar. Bunları daha önce toplayıp eritip incelterek yapışkan olarak kullanmıştım. Aynı şeyi boyaya  yapıştırıcı olarak kullanabilirdim. Denemeliydim. Bu madde aynı zamanda bir nevi harz- reçine gibidir. Bunlardan toplayıp ezdikten ve ılık suda da eritip sulandırdıktan sonra çay süzgecinden geçirip boya fincanlarının içine karıştırdım. Hazırladığım bu karışımlarla boyadığım resimdeki boyalar dökülmediği gibi hafif bir de parlaklık kazandılar. Sonuçtan memnundum. Hafta başında resmimi ve fırçamı alıp öğretmenime götürdüm. Fırçam başarısız olmuştu. Öğretmen fırçanın samur diye bir hayvanın kıllarından yapıldığını duyduğunu ama kendisinin de böyle bir hayvan görmediğini ve tanımadığını söyledi.

Samur bende yeni bir çağrışım ve fikir uyandırmıştı. Öğretmene Bir şey söylemedim. Okuldan sonra eve geldim. Babam işte ve evde yoktu. On iki yaşımda ilkokul beşinci sınıftaydım. Daha önceleri çok kez kullandığım babamın av tüfeği duvarda asılı duruyordu. Yanıma birkaç fişek alarak köyün batısındaki dereye indim. Aradığım “SANSAR” burada bulunurdu. Derede bol miktarda ceviz ağaçları ve dolayısıyle de bu ağaçlarda sincap vardı.

Bir süre sonra elimde kuyruğu büyük bir sincapla eve döndüm ve değişik boylarda ilk fırçalarımı hazırladım. Böylece hem suluboyamı hem de fırçalarımı hazırlamış oluyordum.

Veganlar bunu okuyunca kızacaktır size

O zamanlarda ve o ortamda böyle şeyler bilinmezdi. O an benim için bir suluboya malzemesine sahip olmak önüne durulmaz bir istekti. O hayvanı nişan aldığım zaman göz göze geldim. Vuramadım. Tüfeği indirdim. Fakat fırçalarımı düşününce fırçaya sahip olma isteğim hissi davranmamdan güçlü geldi. Ama ondan sonra hiç bir çanlıyı vurmayacağıma kendi kendime yemin ettim ve de vurmadım.

Daha sonra girdiğim öğretmen okulunda resim dersi vardı. Sanat dersi demiyorum, çünkü o zamanlar sanattan haberimiz yoktu. Resim öğretmenimiz Tayyip Yımaz’ın yaptığı suluboya resimler beni büyülüyordu. Benim resme olan ilgim öğretmenimin ilgisini çekmiş olmalı ki bir süre sonra, bana resim atelyesinin ve malzeme deposunun anahtarını verdi ve resim atölyesinde istediğim kadar malzeme kullanabileceğimi ve çalışabileceğimi söyledi. O zamana kadar başka meslek tanımadığım ve girdiğim okul öğretmen okulu olduğu için amacım ilkokul öğretmeni olmaktı. Artık kendime yeni bir hedef seçmiştim. Resim öğretmeni olmak. Yani yüksek okula devam etmem gerekiyordu. Ondan sonraki altı yılımı bu amaca göre planladım ve yoğun çalışmayla geçirdim.

Sanatçı olmak için

Buraya kadar anlattıklarınız başlı başına bir hikaye zaten. Bir nevi; imkanları az olanın yaratıcılığının ne kadar güçlü olabileceğini anlatmış oldunuz. Günümüzde yaratıcı olmak eskiye nazaran çok zor.

Evet ve hayır. Yokluktan olanak yaratılabilinir. Şimdi çocuklara her şey hazır sunuluyor. Bizim zamanımızda köylerde oyuncak diye bir şey yoktu. Biz çocukların oyuncağı olmadığı gibi hazır oyuncak gereksinimimiz de yoktu. Oyuncağımızı kendimiz yapmak, yaratmak zorundaydık. Telden çember yapıp yolda sürer, çamurdan figür yapardık. Şimdiki çocuklar oyuncağa boğuluyorlar. Bir de internet, smartfon ve bilgisayar ortamında çocukların yaratıcılığı tamamen köreliyor.

Peki. Sizce iyi bir sanatçı olabilmek için yetenek mi daha önemli, yoksa eğitim mi?

İkisi de gerekli, sadece biri olunca sanatçı olunmaz. Elinizde bir hammede olduğunu düşünün. Bu hammadde işlenmezse bir değeri yoktur. Pırlanta aslında ham bir taştır, işlendiği zaman kıymetli olur. Sanatçı olma amacındaki genç ve çocuklar ancak bilinçli ve iyi eğitimcilerin elinde bir yere gelebilirler. Ama Dünya’nın bir çok ülkesinde sanat eğitimi ve okullardaki sanat dersleri yanlış veriliyor bence. Yetenekli ya da heyecanlı bir çocuk doğru ellerde işlenirse, doğru yönlendirilirse bir yere gelebilir. Eğer burada söz konusu olan bir çocuk veya genç ise tabii ki başarı sadece eğitmenin çabasıyla da olmaz. O kişinin içinde olmalı ateş, içinden gelmeli. Zorlamayla olmaz.

Yetenek dediğimiz şey bu mu?

Değil. Bu istek yeneneği belli bir yerlere getirebilir. Ama çalışma disiplini de şart. Disiplin ve çalışma olmadan belli yerlere ulaşmak zor bence.

Avrupa’da Türk ressamı olmak

Yaklaşık 40 yıldır Almanya’da yaşıyorsunuz ve burada da tanınan bir ressamsınız. Nasıl tanınıyorsunuz burda, “Türk Ressam” olarak mı?

Tabii ki Türk’üm ve Türk kökenli bir sanatçıyım. Ama Türk ressam diye bir şey yok aslında. Sanatçı santçıdır, geldiği yere ya da kökenine bakmamak gerekir aslında. Ancak eserlerine kendi kültüründen de bir şeyler katıyorsa, o zaman geldiği kültür ya da kökeni söz konusu olabilir.

Ama şunu da açıklamadan geçemeyeceğim. Almanya’da Türk sanatçısı olmak her zaman benim veya diğer Türk sanatçılar için bir dezavantaj olmuştur. İlk yıllarda sergilerime gelen Alman’lar biyografimi okuyup Almanya’da da öğrenim yaptığımı görünce bu başarıyı Almanya’da okumuş olmama yorumluyorlardı. Düşünün bir kere yetmişli yılların başını. O yıllarda Türkiyede sanat eğitimi veren kaç kurumumuz ve sanatçıyı sergileyen kaç galerimiz vardı. Ayrıca bugün gibi kaç kişi sanat alıyor, koleksiyon yapıyordu. Tüm bunlar göz önüne alındığında buradaki insanların bizler için ön yargılarını da yadırgamamak gerek. Bana  çoğu kez o yıllarda Türkiye’de sanat akademisi ve müzelerin varlığı sorulurdu. Şu yaşadığımız iki yüz bin nüfuslu küçük şehirde on dört müze bulunuyor. Türkiye’de kaç müze var. Son yıllarda istanbul’da birkaç müze açılabildi ancak. Onlarda da dünya sanat literatüründe yeri olan bir tek yapıt yok. İstanbul dışında diğer şehirlerden söz etmeye zaten gerek yok.

Her zaman dile getirdiğim bie şey vardır: Eğer ben bir Amerikalı, Fransız, ingiliz veya Avrupa’nın herhangi bir ülkesinden olsaydım, bugünkü konumuma daha az emek ve çabayla ulaşmış olurdum. Burda yıllarca “Türkiye’den sadece işçi gelir” önyargısı vardı. Bununla uzun yıllar mücadele etmek zorunda kaldım.

Sizin resimlerinizde Türkiye’den ya da yetiştiğiniz kültürden öğeler görünüyor mu?

Tabii ki. 80’li yılların ortasına kadar benim konum Anadolu ve kırsal kesimdeki insan-doğa ilişkisi üzerine gözlemlerimdi.  Daha doğrusu kırsal kesimdeki kadınının yaşam savaşımıydı.

Seksenli yılların ikinci yarısından sonra Avrupa’da, farklı bir kültürde yaşamam nedeniyle özellikle doğu ve batı kültürü, örf ve adetleri, yaşam biçim ve anlayışı , değer yargıları beni daha çok ilgilendirir oldu. Uzun süre bu farklı kültürlerin birbirleriyle karşılaşmalarını ve birbirleri üzerindeki olumlu veya olumsuz etkilerini gözlemledim ve yapıtlarımda irdelemeye başladım. Farklı kültürlerden gelen insanların karşılaşmaları iki tarafta da farklı etkiler yaratıyor. Bu alma verme olayı ve turizim yoğunluğu Türkiye’de özellikle kırsal kesimdeki insanların bakış açısını, dünya görüşünü de değiştirebiliyor. Bir taşın nehir yatağında döne döne aşınması gibi. Tutucu ya da muhafazakar bir insanın gelip, örneğin Antalya’da çalışması, yarı çıplak insanlarla temas halinde olması onlara hizmet etmesi o kişinin dünya görüşünü değiştirebiliyor, daha hoş görülü ve tolerans sahibi olmasını sağlayabiliyor. Aynı şekilde Avrupa’dan Türkiye’ye gidenler de zamanla insan ilişkilerini, davranış biçimlerini ya da yemek kültürlerini değiştirebiliyor. Bu temas her zaman olumlu da olmayabiliyor.

Bu karşılaşma veya karşılaştırma olgusu sadece bedensel ve zihinsel buluşma etkileşme değil. Aynı zamanda geçmişte ve günümüzdeki kültür yaratıcılarının birbirleriyle karşılaşmaları ve etkileşiklerini de kapsıyor. Bu nedenledir ki son yıllarda yapıtlarımda Batı sanatının yazın ustalarından fragmentler alıp ben kendi sanatımla onları harmanlayarak, yoğurarak yorumluyor, örneğin “Ben ve Goethe” veya “Ben ve Heine” gibi isimlerle yapıtımı imzalıyorum.

Resimlerimdeki açık renkler, çıplak kadın figürleri özgür ve Batı kültürü ‘Okzident’i betimlerken, karşıtı olan koyu ve az hareketli ağır formlar Doğu’yu, yani ‘Orient’i betimliyor. Yani Orient ve Okziden. Bu iki görsellik hem form, hem de renk olarak birbirinin zıttı, yani kontrast teşkil ediyor.

Sanat önyargıları kırabilir diyebiliriz o zaman sanırım. Sizin resimlerde gördüğü renkleri ve kültürü görüp merak edenler, tatillerini Türkiye’de geçirmeyi düşünebilirler mesela.

Diyebiliriz sanırım. Örneğin geçen yıl Almanya’da Cappenberg Şatosu Müzesi’ndeki sergime 6 ayda okulların ve öğrencilerin dışında 17 bin üstünde ziyaretçi geldi. Açılışta 650 kişi vardı. Bir klasik müzik konseriyle açılış yapıldı. Normalde Almanya’da 6 aylık kişisel sergi süresi yaşayan çok az sanatçıya verilir. O sergime o kadar çok ilgi oldu ki bir ay daha uzatıldı. 7 aylık kişisel sergi burda çok az rastlanan bir şeydir. Yani bir Türk ressamın çalışmalarına çok büyük bir ilgi gösterildi. Çok olumlu yorum geldi. Televizyon programları yapıldı. Bir ülke adına böyle olumlu bir propoganda için ülkeler yüzbinlerce Euro harcasalar ulaşamazlar. Çünkü bu bir kültür etkinliğidir reklam değil.

Bu serginin konusu neydi?

“İM RAUSCH DER FARBEN” «Renklerin Çılgınlığı” veya “Renklerin Sarhoşluğu” biçiminde adlandırabilirsiniz. Bu retrospektiv bir sergiydi. Yani başlangıcından günümüze: 1969-2014 tarihlerini kapsıyordu.

2014 yılında haşadığım kent kültür müdürlüğünce sanata ve Kassel kentine yapyığım kültürel katkılardan dolayı altın roset ödülüyle onurlandırıldım.

Almanlardan aldığınız tepkiler oldukça olumlu. Peki Almanya’da yaşayan Türklerin sanata ve sizin eserlerinize ilgisi nasıl?

Bu çok sorulan bir soru. Malesef burada 3 milyon insanımız varken, Türk toplumunun sanata olan ilgisi çok az. Burdaki Türklerin genel ilgisi para kazanmak, servet yapmak üzerine. Bunun dışında kültürel ve estetik kaygıları pek yok. Berlin, Frankfurt gibi büyük şehirlerdeki bazı Türkler sanata, edebiyata ya da müziğe ilgi gösteriyorlar ama genel Türk nüfusunu göz önüne alırsak bu oran malesef yeterli değil.

Galeriler hep İstanbul’ da

Güzel sanatların Türkiye’deki durumunu nasıl buluyorsunuz?

70’li yıllarda hatta 80’lerin ortasına kadar Türkiye’de sanatsal etkinlikler çok azdı. Sanata pek yer verilmiyordu, galeri yoktu. Tabii bu bir arz talep meselesi. Galeri, ancak sanat para ettiği, resim satılğı zaman açılır. Galerici serginin masrafını karşılayamaz, satış yapamazsa galeri kapanır. Bu durum 80 li yılların ikinci yarısından sonra hızla değişmeye başladı. Bu gelişmelerde ülkenin dış dünyaya açılmasının da rolü oldu. Sanatın para getirmesi sanat eğitimine ilgiyi arttırdı ve dolayısıyle sanat eğitimi veren fakülte ve akademiler açılmaya başladı. Yine bu gelişmelerin etkisiyle özellikle İstanbul’da galeriler açıldı. Sanat festivalleri, bienaller açık artırmalar İstanbul’da yapılıyor. Sanatçılar istanbul’a yerleşiyor. İzmir’de galeri yok denecek kadar az, Ankara’da öyle. Ülke genelinde çarpık gelişme sanayide olduğu gibi sanat konusunda da her şey İstanbul’a odaklanıyor. Oysa Almanya’da  ünlü bir galeriyi ve büyük bir firmayı ülkenin ücra bir köşesinde bulabilirsiniz. Ülkede sağlıklı gelişme böyle olur. Yoksa İstanbul örneği şehirler çözülemez sorunlarla karşı karşıya kalır.

Türkiye’de de tanınıyor ve sergiler açıyorsunuz. Türkiye’deki faaliyetleriniz nasıl?

Ben ilk sergimi Ankara Devlet Güzel Sanatlar Galerisi’nde 1970 yılında açtım. Ağaç baskılardan oluşan bir sergiydi ve o dönemde Ankara’da çok büyük bir igiyle karşılanmıştı. Benim Türkiye’deki etkinliğim o zamandan beri kesintisiz devam ediyor. Türkiye’de her sene en az bir sergi yapıyorum, karma sergilere katılıyorum. Sanırım Türkiye’de de en çok tanınan sanatçılar arasındayım. Almanya’da oturmam Türkiye’deki etkinliğimi etkilemiyor. Hatta Avrupa’da yaşıyor olmam bir avantaj. Avrupa her türlü kültüre açık, önümüzde bir engel yok. İstediğimiz ülkeye gidebiliyor, istediğimiz yerde sergi açabiliyoruz. Ayrıca değişik kültürlerden besleniyoruz; hem kendi, hem batı kültürlerinden. Bu olanaklar bir sanatçı için önemli bir avantaj.

Muhafazakarlaşan Türkiye’de sanat

Siz nasıl düşünürsünüz bilemiyorum ama, ben Türkiye ile birlikte Almanya’daki Türk toplumunun da giderek muhafazakarlaştığını düşünüyorum. Bu durum güzel sanatlara olan ilgiyi etkiliyor mu sizce?

Daha önce de değindiğim gibi, burada yaşayan üç milyondan fazla insanımızı düşünecek olursam bunların sanatla ilgisi belki binde bir bile değil. Onların sanatla ilgilenme, çocuklarını beraberlerinde müzelere sergilere götürme gibi bir istek ve gereksinimleri de yok. Bunu şimdiye kadar açtığım sergilerdeki deneyimlerimden biliyorum. Bir sanatçı olarak, altmış yıldan fazla burada yaşayan insanımızın üçüncü kuşağının en azından bu açıklarını kapatmalarını gönülden arzu ederdim. Ancak toplumumuzun giderek tutucu olmasını, bir sanatçı olarak üzücü buluyorum. Avrupa’daki Türk toplumu giderek daha çağdaş ve özgür düşünceye sahip olacağına, belli bir kesim daha kötüye gidiyor. Buradaki insanlarımızı olumsuz yönde etkileme 70’li yılların ortalarında başladı. Bugün gelinen sonuç hiç de şaşırtıcı değil. Türkiye’de Sanat çevreleri kendi etkinliklerini sürdürmeye çalışıyorlar ama, genel olarak Türkiye’de de sanat ve sanatçıya karşı olumsuz davranışlara şahit oluyoruz. Gönül isterdi ki 21. yüzyılda sanata daha çok destek verilsin, gelişmelerin önü açılsın.

Türkiye’de yaşanan olaylar sizin resimlerinize yansıyor mu? Sanatın siyaset ile ilişksi olmalı mı sizce?

Hayır. Bunlar benim sanatımı ilgilendirmiyor. Ben politik sanat yapmıyorum. Zaten bu doğru bir şey değil. Günlük olayları sanatında afişe etmeye kalkışırsan, yapıtın “kitch”e kayabilir. Mesela Nazım Hikmet’in “ben yanmazsan, sen yanmazsan…” diye başlayan şiirini resme dökmek adına, kalkıp Nazım’ın kafasını alevler içerisinde gösteren bir resim yaparsan, bu bir “kitch” olur. Bu bakımdan bunlar beni ilgilendirmiyor. Ben her yeni yapıtımda bir öncekini aşmaya, kendimi yinelemeye değil, yenilemeye çalışıyorum. Bu nedenle son dönem resimlerimi bile karşılaştırsanız, aynı kişilik ve el yazısı olduğu halde hiç bir yapıtın bir diğerinin tekrarı olmadığını görürsünüz.

Soyut sanat

Siz son yıllarda daha çok “soyut sanat” yapıyorsunuz. Soyut sanat ise herkes tarafından anlaşılıp, değer verilen bir tarz değildir. Soyut sanat nedir?

Sanatın iyisi soyut ya da figüratif olur diye bir kural yok. İkisi de iyi ya da kötü olabilir. Önemli olan sanatın iyi, başka bir sanatçının taklidi, öykünmesi olmamasıdır. İyi bir sanatın soyut veya figüratif, özgün bir kişiliğe sahip olması gerekir. Bir sanatçının kendine özgü el yazısı olmalıdır örneğin. Yani sanatçı kendine özgü bir sitil geliştirmelidir. Sanattan anlayan birisi bir resme baktığında, ressamın imzası olmasa bile, yapıtın kime ait olduğunu anlayabilmelidir.

Bu arada bununla ilgili küçük bir anımı anlatayım: 1984’te İstanbul Enka Holding’in açtığı bir yarışma vardı ve buraya katılan resimler imzasızdı. Sadece resmin arkasına bir rumuz yazılıyordu. Ben de burdan bir resim götürdüm o yarışmaya. Resmi rulo halinde götürmüştüm. Çerçeveyi hazırlayabilmem için bana bir oda verildi. Resmi gerip duvara dayamıştım ki içeriye tahminen elli yaşlarında birisi girdi. Resme biraz baktıktan sonra küçümser bir ifadeyle bana:

“Bu resmi siz mi yaptınız?”

“Evet. Neden sordunuz?”

Gene küçümser bir ifadeyle: yüzüme bakarak;

“E, siz Mehmet Güler’i taklit etmişsiniz. Bununla da yarışmaya mı katılıyorsunuz.”

«Mehmet Güler’i tanıyor musunuz?”

“Kendisini şahsen tanımıyorum ama sanatını tanıyorum.”

Bu enteresan bir karşılaşma oldu benim için. O kişi beni şahsen tanımadığı halde resmimi tanıyabiliyordu. Sanatta bu önemli işte.

Soyut sanat konusuna tekrar gelecek olursak: 70’lerde yaptıklarım fotoğraf kadar figüratifdi. Ama bir insan 40 sene aynı şeyi yapıyorsa, bu o sanatçının ilerleyemediği anlamına gelir. Fikir üretimi bitmiş demektir. Yaratma değil üretme eylemine girmiştir ki, bu bir sanatçının sonudur bence. Bu tekrar ya sanatçının yaratma eylem ve gücünün bittiği anlamına, ya da para eden bir dönemi kaybetme kaygısıyla tekrarlaması yinelemesi olur ki bu o sanatçının sonunu hazırlar. Bunun örneğine günümüzde ve sanat tarihinde çok rastlanır. Tarihe geçmiş bütün sanatçılara bakın. Hiçbiri 20-30 sene aynı şeyi tekrarlayıp durmamıştır.

Benim 70’lerde açtığım figüratif resimlerden oluşan sergilerimde, sergi daha açılmadan resimler satılmış oluyordu. Bunu çok yaşadım. Bu durumda “bu resimler iyi satıyor” diye figüratife devam edebilirdim. O zaman da kendime özgü bir dil yaratmıştım ama o yaptıklarım bir süre sonra beni tatmin etmez oldu. Çünkü ben hep kendimi aşmaya çalışıyordum. Bugün gördüğünüz yapıtlarım soyut sayılmasına rağmen o günden bugüne gelişen bir değişim . Figürler zamanla soyutlaştı. Aslında bugün yaptıklarım da figür temellidir ama artık o figürler lekeye, forma ve renge dönüştü. Resimlerimdeki figürler, resim soyut dahi olsa, resmin özünü ve ana yapısını teşkil ediyor. Yani el yazım kırk sene öncesinin devamı. Ama bana sorarsanız; sanatçının gösterdiği sağlıklı gelişim her zaman figüratiften soyuta doğru olmalıdır.

Ama gene de soyut bir resme bakan kişinin o resmi anlayabilmesi için kültürel bir geçmişi olması lazım, değil mi?

Tabii. Resmi izleyen kişinin bir göz eğitimi olması lazım. Bu da sanat tahsiliyle, kitap ve katologlar inceleyerek, çok müze ve sergi gezmekle olur. Bazen enteresan şeyler yaşıyorum bu konuda. Atölyeme resim bakmaya gelen bir kişi, resimleri gördükten sonra  benim en başarılı bulduğum resmimin önünde durup “bunu istiyorum” diyor. Bu tür kişileri tanıdıkça ne kadar çok müze gezip, kitap okuduğunu ve böylelikle bir göz eğitimine sahip olduğunu görüyorum.

Ama herkesten bekleyebileceğimiz bir estetik anlayışı değil bu.

Değil tabii. Gene 70’lerde yaşadığım başka bir olayı anlatayım: O zaman resimlerimde genelde su imgesi vardı. Özellikle Anadolu’nun yaşam kaynağı suyu o zamanlar resimlerimde çok yoğun turkuaz maviyle vurguluyorum. Hatta bu kullandığım mavi Almanya’da “Güler Mavisi” diye bir imaj yaratmıştı. O resimlerimden birini gören bir Alman bir resmimdeki su imgesini doğa içindeki bir delikten görünen gökyüzü olarak algıladığını söyledi. Yetişkin bir insanın bir göl imgesini doğada bir delik olarak görmesi beni çok şaşırtmıştı. Sonra o resmi o zamanlar 3,5 yaşında olan oğlum Ergin’e gösterip bu resimde ne gördüğünü sordum, “su” dedi. Enteresan bir şey bu; bazı insanların görüşü 3-4 yaşındaki bir çocuk kadar bile olamıyor.

Sanat sanatçı içindir

Peki o zaman. Bu durumda “sanat sanat için midir yoksa toplum için midir?” sorusuna nasıl cevap verirsiniz?

Aslında her ikisi için de değildir. Bence sanat sanatçı içindir. Ben kendim için resim yapıyorum. Sanatçı aslında dürüst ise, gerçek sanatçı ise kendisi için resim yapar. Ama bu yapıt beğenilir ya da satın alınır, bu başka bir olay. Başta anlatmıştım, daha sanatın ne olduğunu bilmediğim çocuk yaşlarda ocaktan aldığım kömür ile evimizin kapısına, duvarlarına figürler çizerdim. Burada amacım ne sanat yapmak, ne beğenilmekti. İçten gelen bir dürtüydü bu. Resim yapmak bugün de benim için aynı dürtü. Çalışamadığım zamanlar hayatımın en sıkıntılı, en kötü mutsuz anlarıdır. Sanat benim için nefes almak gibi bir şeydir. Ne zaman çalışırım ve ortaya başarılı bir şey çıkarır imzalarım, bu benim en güzel anımdır.

Yani bir hedef kitleniz yok.

Hayır, yok. Zaten hiç bir zaman sipariş üzerine resim yapmadım ve yapmam. Bazen küçük formata boyarım. Bazen içimde büyük bir coşku vardır, 5 metrelik tuvale çalışırım. Yani o dönemdeki ruhsal durumum neyi gerektiriyorsa ona cevap veriyorum ben. Acıkan bir insanın iştahla yeme isteği gibi bir şeydir bu.

Disiplin şart

Biraz da çalışma tarzınızı anlatır mısınız? Ne sıklıkta, ne zamanlar resim yaparsınız?

Sanatçı şu zaman kalkar, şu kadar çalışır gibi kurallar olmaz. Beni en çok mutlu eden şey zamanımı kendi istediğim gibi kullanmam, günümü kendim programlayabilmem. Hava karanlık ve sıkıntılı ise, bu her insan gibi benim de ruhsal yapımı etkiler. Oturup coşkuyla resim yapamayabilirim. Buna karşın parlak ve güneşli bir havada bir çalışma coşkusu duyarım. Ayrıca günlük hayatta dış dünyadan gelen etkiler, sorunlar, aile yuapında meydana gelecek olumsuzluklar da beni, etkiler. Yaptığım iş bir yaratma eylemidir, üretme değil. O nedenle sanatçının ruhsal yapısı yaratma eyleminde büyük rol oynar.

Tüm bunlara rağmen hayatımda bugün de dahil bir çalışma disiplinine her zaman sahiptim. Ben hep mevsime göre sabah altı- yedi sularında kalkar ve gece 11-12’ye kadar günümü en iyi şekilde değerlendirmeye çalışırım. Her günün sonunda o gün yaşadıklarımın muhasebesini yaparım. Günümün kaç saatini değerlendirdiğime bakarım. Çünkü bu dönüşü olmayan, akan bir zamandır. Eğer günümü iyi değerlendirebilmişsem kendimi mutlu hissederim.

Oysa ki biz ressamları sabaha kadar barda viski içen, öğleden sonra uyanıp canı isterse resim yapan insanlar olarak düşünürüz. Bu da bir önyargı sanırım.

Tabii, ama öyleleri de var. Ama bu tarz benim hayatımda hiç olmadı. Ben hayatımda kahveye gitmedim diyebilirim. Örneğin hiç bir kağıt oyunu da bilmem.

40 yıldır aynı mesleği aynı şevkle yapıyorsunuz. Yapmak istediğiniz her şeyi gerçekleştirdiniz mi?

40 yıl önce bir süre öğretmen okullarında ve Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Resim Bölümü’nde sanat eğitimciliği de yapmıştım, ama evet son 40 yıldır sadece ressamım. Mesleğimi bıraktıktan sonra bu yolu seçtim ve herhangi bir yan uğraşıya girmek istemedim. Yapmak istenilen her şeyi gerçekleştirebilmiş olmak mümkün değil. Yaratmak, üretmek isteyen bir sanatçının eli ve gözü iş gördüğü sürece durmayacak, duramayacaktır. Bu benim için böyledir. Hep yeni tasarladığım ve eyleme koyduğum  düşüncelerim var ve var olduğu sürece mutluyum.

Bundan sonra ne yapmak istiyorsunuz peki?

Daha önce yağlıboya, gravür, karışık teknik,  desen çalışmalarım yanında ağaç heykeller de yapmıştım. Şimdilerde metal heykel yapıyorum. 2.20 m. boyunda metal heykeller bunlar. 2005 yılında İstanbul’da Dünya Yayınları’nda çıkan kitabımın  Almancası “Verlag auf dem Ruffel”de 363 sayfa ciltli, cilt koruyuculu olarak yayınlandı.

Kitabın adı nedir? Ne anlatıyorsunuz bu kitapta?

Kitabın adı: “Güneşte geçmiş“. Almanca’ da da aynı adla çıkacak: “Vergangenheit in der Sonne” Kitapta anlattığım da bugün burada konuştuğumuz şeylerin bir kısmı aslında. Çocukluğumdan Türkiye’yi terk ettiğim zamana kadar olan bölüm. Ama bu sadece benim hayatım değil, içinde politika var, kültür var, kritik var. Yani sadece “ben bunu yaptım, ettim” değil.

Kitabımın Almancası 2019 yılında Almanya’da Velag auf dem Ruffel’de ciltli ve 363 sayfa olarak çıktı.

Son bir soru: Güzel sanatlar okuyan ve ressam olmak isteyen öğrencilere ne tavsiye edersiniz? Nasıl iyi bir ressam olunur?

Bir kere, tabii ki, iyi bir okulda okumaları gerekir. Şimdi Anadolu’da bir çok güzel sanatlar fakülteleri var ama, hepsinin hocaları yeterli değil. Bir diğer konu da, bu tür bir eğitimin ortamı da önemli. Sanatçı olmak isteyenlerin zengin kültür ortamından beslenmeleri gerekir. Anadolu’daki okullar bu olanaklardan yoksunlar maalesef. Tabii ki çok çalışmaları ve büyük beklentilerle yola çıkmamaları gerekir. Yoksa çoğunun sonu hayal kırıklığıyla biter. Her zaman söylerim; bu taşlı bir yola benzer. Kısa zamanda meşhur olup, para kazanacağım gibi bir duyguya kapılırlarsa, büyük bir sükut u hayale uğrayabilirler. Gençlere tavsiyem; Büyük hayaller ve beklentilerle başlamasınlar bu yola. Başarıya ulaşılırsa çok güzel, ama bunun bir garantisi yok. Bu her şeyden önce disiplin, yoğun çalışma ve fedakarlık bekleyen bir uğraşı.

Çok teşekkür ederim Mehmet Bey.

1965 Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Resim Bölümü (şimdiki Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi), 1976 Almanya Kassel Güzel Sanat Akademissi mezunu olan Mehmet Güler şimdiye kadar Amerika’dan Hong Kong’a kadar Dünya’nın bir çok ülkesinde 201 kişisel sergi açtı, Uluslararası biennallere, triannellere ve çok sayıda karma sergilere katıldı. Yapıtları bir çok ülkede on yedi ödülle değerlendirildi. Son olarak 2014 yılında yaşadığı Kassel kenti tarafından “Altın Roset Onur Ödülü” ile onurlandırıldı. Her beş yılda bir yapılan ve dünyanın en büyük sanat etkinliği olan  “documenta” sergilerinin yapıldığı Almanya-Kassel kentinde  yaşayan Güler’in eserleri birçok müze ve resmi  koleksiyonlarda  yer almaktadır. Ayrıca değişik ülkelerde yayımlanan kitapların kapak resmi olarak da Güler’in resimlerine rastlayabiliriz. Özellikle Yaşar Kemal’in İsviçre Unionsverlag da çıkan Almanca kitaplarının çoğunun kapaklarında Güler’in yapıtları kullanılmıştır.

Kassel’de her 5 yılda bir yapılan dünyanın en büyük sanat etkinliği olan documenta sergilerinin yer aldığı documenta Halle 2019 yılında ilk kez tek kişilik bir sergi için Mehmet Güler’in retrospektif sergisinie verildi.

Açılışını Berlin’den Yeşiller Partisi Federal Meclis Başkan yardımcısı Claudia Roth, Kassel Kültür Müdürü  Frau Dr. Susanna Völker, Bonn’dan Prof. Dr. Günter Frank Zehnder’in yaptığı açılışa 635 kişi katıldı.

Mehmet Güler, Du liebes Menschenbild, -nach H.Heine, 2021, Öl auf Leinwand, 120×140 cm.
Mehmet Güler, Ich drücke dich in meinen Armen -Nach H.Heine, Öl auf Leinwand, 120×140 cm.
Mehmet Güler Özgeçmiş                                                                               

1944 Malatya’da doğdu.

1965 diploma, Gazi Eğitim Enstitüsü Resim Bölümü, Ankara

1976 diploma, Güzel Sanatlar Akademisi Kassel, Almanya

1977‘den beri Almanya, Kassel kentinde serbest sanatçı olarak yaşamaktadır.

Türkiye, Avrupa ve Amerika’da 198 kişisel sergi açtı, çok sayıda grup sergilerine katıldı.

Yapıtları müzelerde, resmi ve özel koleksiyonlarda yeralmaktadır.

Kişisel sergiler | seçim

2019 MAJİ Luxury Art Gallery & Event, Nişantaşı, İstanbul

2019 documenta – Halle Kassel, 75. Yaşgünü onuruna Kültür Müdürlüğü Kassel / Almanya

2019 Kulturwerkstatt, Duisburg / Almanya

2019 Galerie Spectrum, Euskirchen – Bonn / Almanya

2019 Uluslararası Sanat Fuarı Karlsruhe, Kişisel / Almanya

2018 Uluslararası Sanat Fuarı Karlsruhe, Kişisel / Almanya

2016 Tem Sanat Galerisi, Istanbul

2016 Uluslararasi Sanat Fuarı, Karlsruhe, / Almanya

2015 Galeri Kunst am Gendarmenmarkt, Berlin / Almanya

2016 Galeri Sievi, Berlin / Almanya

2014-2015 Retrospektiv sergi. Müze Schloss Cappenberg / Almanya

2014 Galeri Spectrum, Euskirchen-Bonn / Almanya

2012 ACP Galeri, Insbruck, / Avusturya

2011 Tem Sanat Galerisi İstanbul

2009 Sanat Cemiyeti Lübbecke / Almanya

1999 Müze Schloss Cappenberg, Retrospektif-Unna /Almanya

1999 Kirklees Metropolitan Council Art Museum, Huddersfield / İngiltere

1999 Şehir Müzesi Dornbirn / Avusturya

1995 Devlet Resim Heykel Müzesi Ankara

1990 Sanat Cemiyeti Frankenthal / Almanya

1990 Transco Gallery, Houston, Texas / USA

1988 Sanat Cemiyeti Vreden / Almanya

1997 Elisabeth O‘Neil Werner Museum Charleston, South Carolina / USA

1985 Kültür Müdürlüğü Kreuzberg, Berlin /Almanya

1984 Devlet Resim Heykel Müzesi İzmir

1981 Kültür Merkezi Utrecht / Hollanda

1981 Kültür Merkezi Rotterdam / Hollanda

1979 Müze Schloss Bellevue Kassel / Almanya

1978 Sanat Cemiyeti Paderborn / Almanya…

Grup sergileri | seçim

2018 Today Silk Road Special Exhibition of İnternational Art work – China

2016 “Dünyanın Renkleri / Almanya – Quensen Koleksiyonu”  Ankara / 2015 Ellerin Büyüsü, İzmir, Ankara

2014 “Düğün Şiir – Resim – Heykel”, Tem Sanat Galerisi, İstanbul  2014 “Özgür ve 90” (Cumhuriyetin

kuruluşunun 90. yılı sergisi), Berlin / Almanya  2013 Türk Resminin 100 Yüzü  2013  5. Egeart Sanat Günleri, İzmir  2012  ODTÜ 13. Sanat Festivali, Ankara  2011 Müze Jülich, Almanya  2011 İYS Yaz Sergisi, İstanbul

2011 “Zaman Aşırı Soyut”, Çağdaş Sanatlar Merkezi, Ankara  2010 “Üç Kuşak Gazi‘li Sanatçılar”, Ankara

2009 Egeart Sanat Günleri, İzmir  2008 Expo 2008 Zaragoza, İspanya  1995 5. Uluslararası Suluboya ve Grafik Sergisi, Bergamo, Italya. 1992 Künstlerforum Bonn, Almanya. 1987 Eyalet Müzesi Wiesbaden, Almanya. 1986 Modern Sanatlar Müzesi, Singapur. 1984 Devlet Müzesi Helsinki, Finlandiya. 1983,1984 Ehrenhoff Sanat Müzesi Düsseldorf, Almanya . 1983 Modern Sanatlar Müzesi, 20. Yüzyıl Müzesi Viyana / Avusturya…

Ödül ve Mansiyonlar | seçim

2014 Kassel Kenti “Altın Rozet Sanat Liyakat Nişanı”, Almanya

2013 Ödül, SYNKO, Transkulturelle Vernetzung, Köln, Almanya

2013 Bosphorus Awards, Türkiye-Avrupa Eğitim ve Bilimsel Araştırmalar Vakfı Sanat Ödülü

2001 Ödül, Premio Agazzi 5. Uluslararası grafik yarışması, İtalya

1991 Ödül, Uluslararası Grafik Yarışması, Bergamo, İtalya

1986, 1990 Ödül, Uluslararası Grafik Trienali, Frechen, Almanya

1984 Mansiyon, Enka Vakfı resim yarışması, İstanbul

1983 Ödül, Vakko resim yarışması İstanbul, Ankara, İzmir

1983 Ödül, Sedat Simavi Vakfı Görsel Sanatlar Ödülü, İstanbul

1983 Mansiyon, Wiking Grafik yarışması, İzmir

1975 Ödül, Devlet Resim Heykel Sergisi, Ankara, İstanbul, İzmir

1974, 1983 Ödül, DYO resim yarışması İzmir, Ankara, İstanbul

1973, 1977, 1979 Mansiyon, DYO resim yarışması İzmir, Ankara, İstanbul

Bienal ve Trienaller

2000 Uluslararası Grafik Trienali Kahire, Mısır

1999 Uluslararası Grafik Bienali Frechen, Almanya

1997 Uluslararası Grafik Trienali Kahire, Mısır

1996 Uluslararası Grafik Trienali Frechen, Almanya

1996 Uluslararası 12. Desen Bienali, Cleveland, İngiltere

1993 Jubiläum X Internationale Grafik Triennale Frechen, Deutschland

1990 Uluslararası Grafik Trienali Frechen, Almanya

1990 Uluslararası Grafik Bienali – İntergrafik, Berlin, Almanya

1989 Uluslararası 11. Desen Bienali, Cleveland, İngiltere

1986 Uluslararası Grafik Bienali Frechen, Almanya

1983 Uluslararası Grafik Bienali Frechen, Almanya

1976 Uluslararası Grafik Bienali Frechen, Almanya

1975 MIR 75/30 OZN Grafik Bienali Slovenj, Gradec, Yugoslavya

1974 Uluslararası Grafik Bienali Frechen, Almanya

1974 Uluslararası Grafik Bienali Krakov, Polonya

WEKE IN MUSEEN UND ÖFFENTLICHEN SAMMLUNGEN

Sepulkralkultur Museum Kassel, Deutschland
Kirklees Metropolitan Council Museum Huddersfield, England
Staatliche Museen – Grafische Sammlung, Kassel, Deutschland
Universal Graphics Museum Kairo, Ägypten
Staatliches Museum Ankara, Türkei
Staatliches Museum Izmir, Türkei
Marmara -Üniversitesität Cumhuriyet Museum, Istanbul
Sammlung der Deutschen Bank, Deutschland
Durmuş Yaşar Museum Izmir ,Türkei
Graphische Sammlung Gradec, Yugoslavia
Kasseler Sparkasse Kassel , Deutschland
Sparda Bank Kassel , Deutschland
Hessisches Hauptstadtarchiv Wiesbaden , Deutschland
Oberlandesgericht Wiesbaden , Deutschland
Aldegrewer Gesellschaft Münster , Deutschland
Hessisches Ministerium der Finanzen Wiesbaden , Deutschland
Ministerium für Wirtschaft und Kunst Wiesbaden, Deutschland
Hessischer Landtag Wiesbaden , Deutschland
Graphothek in der Stadtbibliothek Ost, Heidenheim , Deutschland
Stadt Heidenheim, Deutschland
Wehrbereichsverwaltung Düsseldorf, Deutschland
Internationales Begegnungszentrum Göttingen, Deutschland
Berufsbildungswerk Südhessen Karben, Deutschland
Graphothek Kassel, Deutschland
Finanzamt Schwalmstadt, Deutschland
Chirurgische Klinik – Versorgungsamt, Marburg, Deutschland
Finanzamt Alsfeld, Deutschland
Staatliches Hochschulbauamt Marburg – Klinikum Lahnberge, Deutschland
Städtisches Krankenhaus Kassel, Deutschland
Krankenhaus Marburg, Deutschland
Finanzamt Kassel, Deutschland
Arbeitgeber Metall Kassel, Deutschland
Sammlung IMKB Istanbul, Türkei
Außenministerium Ankara, Türkei
Kultusministerium Ankara, Türkei
Sammlung Vakko Istanbul , Türkei
Sammlung Eczacıbaşı, Istanbul , Türkei
Sammlung Iş Bank Ankara, Türkei
Sammlung Akbank Istanbul, Türkei
Sammlung Merkez Bank, Ankara
Deutsches Kultur Institut Ankara, Türkei
Graphik Museum (in Vorbereitung) Istanbul, Türkei
Bedrettin Cömert – Raum, Hacettepe Universität Ankara , Türkei
Sammlung der Ege-Universität Izmir, Türkei
Hessisches Hauptstadtarchiv Wiesbaden, Deutschland
Commerzbank Frankfurt, Deutschland
Commerzbank Leipzig, Deutschland
Commerzbank Erfurt, Deutschland
Rheinische Hypothekenbank Frankfurt, Deutschland
Sammlung der Anadolu Universität Eskişehir , Türkei
Sammlung der Versicherung Oyak, Türkei
Sammlung der Sadolin Farbenfabrik, Dänemark
Haus Opherdicke, Kreis Unna
Bundesverband der landwirtschaftlichen Altersversorgung, Kassel
Kreis Unna
Verband der deutschen Banken Berlin
Sparkasse Gütersloh
Schloss Museum graphische Sammlung Kassel
Koch Klinik Kassel
Amerikanische-Gedenkbibliothek, Berlin
Hacettepe Kunstmuseum, Ankara
ZfT. Essen
Sparkasse Essen
Kasseler Bank Kassel
IMOGA Modern Grafik Museum, Istanbul
Gazi Museum, Ankara
Türkische Botschaft, Berlin
Türkische Botschaft, Madrid – Spanien
Residenz Türkischer Botschafter, Berlin
Residenz Türkischer Generalkonsul, Dornbirn-Österreich
Im Dienstzimmer vom Oberbürgermeister, Hiroschima- Japan

İletişim

Proje Web Sitesi için tıklayınız

Proje Yöneticisi Nazlı Işık

kapikuleninardindakisanatcilar@gmail.com

nazliisk@gmail.com

www.nazliisik.com

Proje Danışmanı Vecdi Uzun

Basın Danışmanı Tülay Çağlar Kadı

Similar Posts

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: